1974’te Henry Kissenger hazırladığı çok gizli raporda ‘Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin’ demişti
‘Ölüm Tohumları’ kitabının yazarı Gazeteci F. William Engdahl “Bu tohumlar insanlığı ve insanların davranışlarının kontrol edilmesi için kullanılıyor. Kimileri bunlara bir komplo teorisi demektedir. Bunlar bir komplo teorisi değil komplodur. Rockfeller’in yeşil devriminin sadece adı yeşil kendisi dünya nüfusunu kontrol etmek ve bazı ırkları ortadan kaldırmak için çalışmaktadırlar. Genetik tohum üretici ve pazarlayıcısı mahşerin dört atlısı olarak tanımladığı Monsanto, DuPont, Dow AgroSciences ve Syngenta gibi uluslar arası şirketlerin tüm insanları ve diğer canlıların sağlık ve güvenliğini tehdit etmektedir” diye yazmıştı.
GDO surecini bir kıyamet projesi olarak niteleyen Engdahl’in 1974 yılında Henry Kissenger hazırladığı çok gizli raporda ‘Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin’ önerisinde bulunmuştu. Kuzey Kutbu’nun 1.100 kilometre uzağındaki Arktik Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizi’ndeki bir dünyanın en büyük tohum bankası kuruldu. Kıyamet Günü Tohum Bankası’na bugünlerde milyonlarca dolar yatırılıyor. Peki böyle bir tohum bankasını kimler kullanır? Bitki yetiştiricileri ve araştırmacılar gen bankalarının en önemli kullanıcılarıdır. Günümüzün en büyük bitki yetiştiricileri Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow Chemical olmak üzere küresel bitki patentçisi GDO devleridir.
Verimli araziler çok uluslu tekellerin eline geçiyor
Çokuluslu şirketlerin, insanlığın üç temel besin kaynağı olan buğday, mısır ve pirinç üzerindeki fiyat oyunları gerçekten ürkütücüydü. Bazı gıda şirketlerinin, milyonları açlığa mahkum etme pahasına, sadece üç ayda, kârları olağanüstü arttı. Tarım ve gıda şirketleri hızla tekelleşirken, birkaç şirket küresel sistemi kontrol altına alırken, yerel tarımı yok ederken, ülkelerin tarım politikaları da bu şirketlere göre şekilleniyor. Tarıma elverişli arazilerin sadece yüzde dokuzuna sahip olan Çin, Afrika ve Güney Amerika’da tarım arazilerine yöneldi. Bu eğilim hem gıda sıkıntısını gidermeyi hem de kârlı bir yatırımı amaçlıyor. Ancak bunun ötesinde, devletler için; tarım üzerinden güvenlik yatırımı anlamına geliyor, stratejik önem kazanıyor. Çünkü insanoğlunun üç besin kaynağı olan buğday, mısır ve pirinç, gelecekte barışın ve savaşın habercisi olacağı varsayılıyor. Artık tarım ve gıda silaha dönüşüyor, ülkeler önlemler almaya çalışıyor, gelişmekte olan ülkeler üzerine büyük oyunlar tezgahlanıyor, tohumculuk stratejik güvenlik çerçevesinde değerlendiriliyor.
Bugün, söz konusu alanı kontrol eden birkaç şirket, devletlerin politikalarını da yönlendiriyor. Asya’nın pirincini ele geçirirken Afrika’nın biyolojik zenginliği özelleştiriliyor. Her yerde, her ülkede, gıda ile ilgili her alanda aynı şirketleri görüyoruz. Archer Daniels Midland, Cargill, Bunge, Monsanto, Dupont Agriculture and Nutrition, Potash, Mosaic gibi şirketler, milyarlarca dolar kazanmanın ötesinde, gıda ticareti, tohum ve gübre konusunda dünyayı yönetiyor, ülkeleri bölüyor. Bu şirketler şimdi de başta ABD olmak üzere bir çok ülkede kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla ülkelerin biyolojik zenginliklerini özelleştirip ele geçiriyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Asya’nın, Afrika’nın tarım arazileri çokuluslu şirketler tarafından kapatılacak, gıda üzerinde korkunç bir mücadele başlayacak, ülkelerin tarım politikaları bunlar tarafından belirlenecek. Büyük şirketler, onlarca ülkenin bitki çeşitliliğini özelleştirme adı altında kontrol edecek.
‘Beyaz’ yalanlar
Son yıllarda az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek verim, daha az miktar ve tarımın desteklemek bahanesiyle uluslararası tekeller tarafından çok fazla miktarlarda kimyasal gübre ve ilaçlar verildi. Ancak bunun karşılığını ödemeleri hiçbir noktada mümkün değildi. Bu ülkelerle verilen bu krediler çoğunlukla büyük toprak sahiplerine gitti. Küçük köylüler için durum daha başka türlü gelişti. Küçük köylü çiftçiler gübre ve diğer modern girdileri karşılayamıyor ve borçlanmak zorunda kalıyorlardı. Başlangıçta çeşitli hükümet programları çiftçilere kimi krediler vererek bunların tohum ve gübre almalarını sağlamaya çalıştı. Bu tür programlara katılamayan çiftçiler özel sektörden borçlanmak zorunda kaldılar.
Her coğrafya, toprak ve iklimde farklı verimliliğe ulaşan tohum çeşitleri, teknolojinin desteğiyle yeni özellikler kazanıyor. Dayanıklılığı artırılan, yüksek verimli ve standart kalitede üretim yapılmasını sağlayan hibrid tohumlar, sadece bir kez kullanılabilme özelliğine sahip. Yeni bir tohum çeşidinin geliştirilmesi 5 ila 12 yıl süren bir Ar-Ge gerektiriyor.
Tarımdaki ‘Hibrid Tohumlar’ uygulaması ile tekel oluşturma niyetleri arasında tam bir paralellik var.
Rockefeller’i sinsi planı
1960’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat bulundu. Yeşil Devrim, gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesi çalışmalarına dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını bir kaç dev tohum şirketinin elinde toplanması, daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Daha sonraki ikinci adımda, hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tekel oluşturan tarım ve petro-kimya şirketlerine bağımlı hâle getirildi. Tarımsal ilaçları da kimya devleri için ek pazarlar oluşturdu.Yeşil Devrim aslında tarım sektöründe tekelleşme yolunda bir ‘kimyasal darbe’ aslında. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Borçlanan ülkeler borcunu ödeyemedi. Çünkü bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler, iş aramak için şehirlere göç ettiler; böylece fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.
Tarımsal zehir Agro-toksinler kullanımı azalmıyor tam aksine artıyor
Biyoteknoloji sanayisinin propagandasının aksine, genetiği değiştirilmiş ürünler zehirli tarımsal kimyasalların kullanımını azaltmadı. RAPAL-Uruguay organizasyonuna göre, GDO’lu ekim bu kimyasalların kullanımının artmasına sebep oldu. Bu yıl Haziran ayında Brezilya’da gerçekleştirilen zehirli Agro-toksinler, Sağlık ve Toplum konulu seminerde Brezilya Ulusal Sağlık Teftiş Ajansı tarafından sunulan bilgilere yer verdi. Brezilya, dünyada tarımsal toksinlerin en çok tüketildiği ülkelerden biri. Genetiği değiştirilmiş soyanın üretiminde bu tür tarımsal zehirlerin kullanımı arttı. Mısır, şeker kamışı ve pamuğu da soyayı takip ediyor. 2008 yılında Brezilya pazarında bu ürünlerden 673,862 ton tüketildi. Bu durum -sanayi propagandasının aksine- GDO’lu ürünlerin tarımsal zehir kullanımını arttırdığını kanıtlıyor. Organizasyonun Uruguay hükümetinden elde ettiği bilgilere, 2002-2008 yılları arasında, herbisit (zararlı bitki öldürücü ilaç), insektisid (böcek öldürücü) ve mantar öldürücü ilaçların ithalatı yüzde 258 oranında arttı. 2002 yılında Uruguay, 5,336 ton ithal etti ve 2008 yılında 13,770 ton zehirli tarımsal kimyasal birçok üründe, ama özellikle de GDO’lu soyada kullanıldı. RAPAL-Uruguay, ‘GDO’lu tohumlar ile tarımsal zehirleri satanlar aynı şirketler. Bu, kârlarını ikiye katladıkları anlamına geliyor’ diyor. ‘Halkımız aynı zamanda bu ikiye katlanmış kârın etkilerinden de zarar görüyor. Tabi ki bizim bakış açımıza göre bu etkiler negatif etkilerdir: yoğun tarımsal zehir kullanımı toprağı ve suyu kirletiyor. Bu, küçük aile çiftliklerini ve tarımını, balıkçılığını yok eden mütehakkim bir modeldir”. Satıcıların cömert vaatleri tarafından baştan çıkarılan Brezilyalı çiftçiler bu yasadışı tohumları öyle miktarlarda satın aldıklar ki resmi GDO yasağı anlamsız hale geldi. RR soyayı Paraguay ve Bolivya’ya da yaymak için benzer taktikler uygulandı. Güney bölgesini ‘Soya Cumhuriyeti’ne dönüştüren RR soya çılgınlığı, satıcılarının bütün vaatlerine rağmen verimde hiçbir artış sağlamadı’.
Ülkemizde ilk önce cifçilik bitirilecek
Türkiye’nin biyolojik çeşitlilik ve endemik bitki türleri bakamından oldukça zengin bir ülkedir. Yeryüzündeki 12 bin civarındaki endemik bitki türünün 3 bin 905’inin Türkiye’de bulunuyor. Hibrit sebze tohumlarının daha önce sadece yüzde 10’unu karşılayan Türkiye’de, bu oran son bir yılda yüzde 35’e çıktı. Hedef ise 2012 yılında bu oranı yüzde 65-70 düzeyine çıkarmaktır. Bu yıl sonunda Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün Kampusu’ndaki 250 bin örnek kapasiteli, dünyanın 3. büyük tohum gen bankası kurulacak. Türkiye’de Tohumculuk Bankası için de bir ekip kuruldu. Tohumculuk ve gıda güvenliği alanında faaliyette bulunan bu ekip, Türkiye’deki orijinal tohumları topluyor, çoğaltıyor ve bilinmeyen yerlerde depoluyor. Türkiye için hayati öneme sahip tohumlar, gıda güvenliğimiz için güvenli yerlerde depolanmış durumdadır. Kurulan bu ekip, çalışmalarını çok gizili bir şekilde sürdürüyor.
2006 yılında çıkan 5553(4) sayılı yasa, 2011’den itibaren ancak ‘kayıt altına alınmış tohumların’ ekimine olanak tanıyacak. Tohumuna patent alamayan çiftçiler ise, tekel durumundaki uluslararası şirketlerin insafına terk edilecek. Dünya tohumculuğu 6 büyük tekelin elinde bulunuyor, Türkiye’de tohum ıslahı yapan şirketlerin yüzde 90’ını ise bu tekeller oluşturuyor. 2011’den itibaren kayıt altına alınmamış tohumlukları satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu’nun zengin türleri doğallığını yitirecek.
Hedefteki ülke: Türkiye
Dünyada tohum pazarının büyüklüğü 3 milyar 80 milyon dolar. Pazarın yüzde 70’i Amerika, Fransa, Hollanda, Danimarka, Almanya ve İsrail’in elinde. Bu ülkelerin birçoğunda tohumculuk yasası 1900’lü yılların başında devreye girdi. Yarım asır önce de tohumculuk birliklerini oluşturdular. Bitkisel gen kaynakları tüm Avrupa’ya eş durumdaki Türkiye ise tohum ithalatçısı bir ülke. Resmi rakamlara göre yılda 70 milyon dolarlık tohum ithal ediliyor. Kullanılan tohumlukların yaklaşık 40’ı ithal. Sebze tohumlarında bu oran yüzde 85’e çıkıyor. Patatesin neredeyse tamamı ithal tohumla üretiliyor. Hububat tohumunun da yüzde 75’i ithal. Diğer yandan mısır, ayçiçeği, pamuk gibi tohumlarda üretim fazlası var. İhracat 30-40 milyon dolar düzeyinde. 250 milyon dolarlık iç pazar büyüklüğüne sahip olan Türkiye’nin son dönemdeki önemli gündem maddelerinden biri de birçok ülkenin yıllar önce hayata geçirdiği tohumculuk yasası. Yasayı destekleyenler ve desteklemeyenler iki farklı cephe oluşturdu. Yasa ile Türkiye’nin ithal tohuma bağımlı kalacağı ve GDO’lu tohumlar nedeniyle gıda ve çevre güvenliğinin riske gireceği iddiasında olan çevrecilere karşı, ‘Yasanın GDO ile ilgisi yok’ diyen tohum firmalarına göre ise bu sayede kayıt dışının önüne geçilecek ve yeni yatırımların gündeme gelecek, savunuyor.
Ziraatçılar, UPOV üyeliği ile Türkiye’nin genetik çeşitliliğinin yağmalanacağını, tarım ilacı ve gübre kullanımının yaygınlaşmasıyla toprakların, ürünlerin, suların kirleneceğini, sağlıksız kuşaklar yetişeceğini savunuyorlar. Alt yapısı olmayan Türkiye’de ise bu yasa telafisi olmayan ve sorunları derinleştiren sonuçlar yaratabilir diyor.










Genç yıldız evlilik planları yaptığı Sinem Kobal'ın İngiltere'de
yaşamak istemesi, Liverpool un da diretmesiyle ayrılık kararı aldı.
Çocuklarının, internette güvenle gezmesini isteyen anne babalar; Google size kulak verdi
Google, güvenli arama özellikleri arttırıyor
Acıbadem Bursa Hastanesi Sanat Galerisi, Engin Güneysu'nun '200 Evler'
isimli fotoğraf sergisini ağırlıyor. Samsun'daki Romanların hayatlarını
konu alan seren sergi, Karadeniz bölgesindeki en geniş kapsamlı
sosyo-belgesel fotoğraf projesi olma özelliğini taşıyor. 