IMF'nin,yaptığı pazarlıkların önemli maddelerinden biri de suyun belli bir plan dahilinde özelleştirilmesi olarak karşımıza çıkıyor.
‘Su bedava olarak algılandığı için şimdiye kadar sorumsuzca kullanıldı. Eğer paralı olursa insanlar kıymetini bilir’ şeklinde bir görüş var. Öte yandan, ‘Su temel bir ihtiyaç mı yoksa bir insan hakkı mı, görüşü de ona karşı çıkıyor.
Dünyanın yüzde 97‘si suyla kaplı. Ancak bu miktarın büyük çoğunluğu kirli ve tuzlu olduğu için sadece yüzde 2.8’i kullanılabilir durumda. 20. yüzyılda dünya nüfusu geçmişe oranla üç kat, su kullanımı ise yedi kat arttı. Sanayileşme, su kullanımını tüm insanlık tarihi boyunca daha önce hiç görülmemiş bir seviyeye çıkardı. Bu artışla birlikte su kullanımındaki alışkanlıklar, olması gerekenin aksine bir şekilde, verimli yönde gelişmedi. Su kaynaklarının artan nüfusla birlikte tükenmeye başlaması ve temiz suya erişimde yaşanan sorunlar, ‘su yoksulluğu’ olarak tarif edilen bir olguyu ortaya çıkardı. Yani artık satılabilir bir mal haline geldi. Öyle ki uluslararası arenada su meselesi, enerjinin paylaşımı kadar önemli bir soruna dönüştü. Dünya üzerinde 6 milyar insanın 1milyar 200 milyonun, güvenilir içme suyundan yoksun iken, 2 milyar 400 milyon insanın ise sağlık koşullarına uygun suya erişemiyor. Her gün suyun erişilemez olması nedeniyle 14 – 30 bin kişinin yaşamını yitiriyor. Bu yıl 5.Su Forumu Türkiye’de düzenlendi bu da ülkemizde yakın zamanda sıcak gelişmelere tanıklık edeceğimiz anlamına gelir. Dünya sularının yalnızca yüzde 5’inin özelleştirilmiş olmasına karşın yıllık 1 trilyon dolara ulaşan su endüstrisinin kârı, şimdiden petrol sanayinin kârının yüzde 40’ını oluşturdu. Su sektörünün kâr potansiyelini keşfeden ulusal ve uluslararası sermayenin harekete geçirdi.
Dünyadaki su tekelleşiyor
1972 yılında yani tam krizli yıllarda, su konusunda ilk defa uluslararası ölçekte yapılanmaya gidilmiş, IWRA (Uluslararası Su Kaynakları Birliği) kuruldu. ABD'de kurulan IWRA, devletler üzerinden değil, şirketler üzerinden işleyen bir yapıdır ve ilk aşamasında 1900 üye şirket bulunuyordu. IWRA kuruluşundan kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletler (BM)' de danışman bir statü elde etti. Suyun kamu varlığı özelliğine karşılık, fiyatı piyasada belirlenen bir mal ve hizmete dönüştürülmesinin tarihi Uruguay Roundu (1986-1994)’yla başlar. Dünya Su Konseyi (WWC) ile Dünya Su Forumu (WWF) ikincisi, birinciden doğmuş olan iki yapıdır. 50'den fazla ülkeden 300'ü aşkın kuruluşun 1996 yılında oluşturduğu, ‘Dünya Su Konseyi’ örgütlenmesinde Dünya Bankası, OECD, BM gibi kurumlar, akademik gruplar, mesleki kuruluşlar, belediyeler, hükümetlerin suyla ilgili kuruluşları olsa da, asıl damgayı vuran, ortada pek görünmeyen emperyalist tekellerdir. Böylece suyu ‘doğal hak’ olmaktan çıkarıp, ‘ticari bir mal’ haline getirmek isteyen küresel piyasa aktörleri, kamunun ‘etkin olmayan’, ‘israfa yol açan’ verimsiz su yönetiminin sona ermesini ve üretiminden dağıtımına, suyla ilgili bütün sürecin piyasa mantığıyla yönetilmesi gerektiğini savunarak, dünya çapında örgütlenmeye başladı. Suyu kamu mülkiyetinden çıkarıp özel mülkiyet alanına sokan bu dönüşüm ‘arz yönlü su politikaları’ndan ‘talep yönlü su politikaları’na doğrudur ve piyasa ekonomisinin gelişmişliğine göre de ülkeden ülkeye değişiyor. 2000'deki Hollanda'da yapılan II.Dünya Su Forumu'nda ise su özelleştirmelerinin hızlandırılması önerildi. Öneriyi yapanlar arasında Dünya Bankası ve ulusötesi su şirketlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler de vardı. Aynı yıl Türkiye su sektörünün de hızla dışa açıldığı; başka deyişle ulusötesi su şirketlerinin yerli su şirketlerini devralarak piyasaya girdiği yıldır.
Dünya Bankası ve IMF'nin, yeni-sömürge ülkelerde yaptıkları anlaşma ve pazarlıkların önemli maddelerinden biri de suyun belli bir plan dahilinde özelleştirilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu politikalar sonucunda tekeller, suyun alım satımını bir çok ülkede ele geçiriyorlar. Türkiye'nin yeraltı ve yerüstü sularının ancak yüzde 35 inden yararlanılabildiği düşünüldüğünde, ülke sularının kullanılmayan yüzde 65’lik kısmının kapitalistler için neden bu kadar önemli olduğu, ne kadar iştah açıcı bir alan olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.
Plan nasıl işliyor
Suyun kaynağından kullanıcıya ulaşmasına kadar gerekli yatırımlar, işletilmesi için gerekli bakım ve yenileme harcamaları, su sektöründe istihdam edilenlerin ücretleridir.Ancak, ortaya çıkan fiyat kullanıcıya olduğu gibi yansıtılmıyor, devlet ya da belediyelerce sübvanse edilerek herkesin suya ulaşma hakkını kullanması sağlanıyor. Suda piyasa ekonomisine geçiş genellikle özelleştirme yoluyla gerçekleştiriliyor. Doğrudan insan yaşamıyla ilgili olduğu için özelleştirilmesi diğer enerji kaynaklarındaki gibi doğrudan değil alıştıra alıştıra yapılıyor Genellikle de IMF ve Dünya Bankası eksenli stand-by anlaşmalarından destek alınıyor. Önce, hükümetler IMF'nin ‘devletin ekonomideki yerinin küçültülmesi’ hedefi doğrultusunda belediyelere verdikleri kaynakları kısıtlıyor. Böylelikle, belediyeler hem piyasadan kredi kullanmayı hem de özel kesim mantığıyla çalışmayı öğreniyor. Kredi bulamayanlar da işlettikleri su kaynaklarını özel kesime devrediyor. Su havzalarının bulunduğu alanlardaki belediyeler de bile benzer finansman sorunları yaşanıyor. Kredi bulamayan ya da geri ödeyemeyen belediyeler bir süre sonra ellerindeki kaynakları ya paravan yerli firmalar ya da doğrudan yabancı sermaye üzerinden özel kesime devretmek zorunda kalıyor. Öte yandan, kredi faizlerinin düşük olduğu dönemlerde su piyasasında yer almak isteyen yerel firmalar önce ucuz kredi olanaklarıyla destekleniyor. Firmalar faiz oranlarının yeniden yükselişe geçeceğini hesaplamayarak borçlanmaya devam ettikleri için kredi borçları katlanırken faiz oranları da yükselmeye başlıyor. Bu sırada dış sermayeli firmalar kurtarıcı olarak piyasaya çıkıyor ve yerel firmalar el değiştiriyor. Tüm su tekelleri bu yöntemle çalışıyor. Aynı süreçte su ile temelde doğrudan etkileşim içinde olan yasa değişiklikleri yapılarak devletin su havzaları üzerindeki koruma işlevi kaldırılıyor.
5. Dünya Su Forumu’nun 2009 yılında İstanbul'da düzenlendi Bu bir rastlantı mıdır? Elbette rastlantı değil! Uzun yıllardır adım adım gerçekleştirilen bir planın ülkemize uyarlanmış senaryosunu yaşıyoruz yalnızca…Yalnızca ‘su’ değil, bütün ‘insan hakkı’ doğal kaynakların yukarıda anlatılan yöntemler ve neo-liberal politikaların küresel aktörleri vasıtasıyla ele geçirilme ve ülkelerin savaşsız sömürgeleştirilmesi sürecinde, Türkiye uzun yıllardır uygulanan IMF ve Dünya Bankası politikaları ile köşeye sıkıştırılmış bir durumdadır.
Yanlış politikaların sonucu
Uzmanların, küresel ısınmayla birlikte petrolden daha değerli hale geleceğini belirttiği su konusunda atılan adımlar kafaları karıştırdı. Hükümet, akarsuların işletmesini özel sektöre açmak için çalışma başlatırken, bu durum güvenlik hassasiyetlerini de beraberinde getirdi.
Bir taraftan da küreselleşme sürecinde, büyük sermayenin önünü açıp, küçük sermayeyi de içine alarak ülkelerin yönetimi üzerinde etkili olma felsefesi var. Sularımız özelleştirilirse, bunlar direkt veya Türkiye`deki sermaye sahiplerinin ortaklık kurmasıyla tamamen yabancıların eline geçebilir. Önümüzdeki dönemde, özellikle küresel ısınmanın çok daha üst boyutlara ulaşacağı bir dönemde petrolden daha üst düzeyde önem taşıyacak suyun kendi kontrolünüzden çıkmasına yol açarsınız. Bugün atılan adımlar belki de ileri yıllarda çok büyük sorunlara yol açacak ve geri dönüşümü olmayacak. Çevre ve Orman Bakanı da,’santrallerin yanı sıra şehirlerin içme ve kullanma suyu dağıtma, faturalama ve işletmesinin özelleştirilebileceğini’ açıklayarak, ‘Bu konuda aşağı yukarı 50 milyar dolarlık bir yatırım pastası var. Özel sektörün devreye girmesi isabet olur.’ diyerek, suyun tekellere peşkeş çekileceğini ilan etti.
Hâlâ ülkemizde su kaçak ve kayıpları yüzde 30-40 oranında
Türkiye’de şu anda yapımı tamamlanmış yaklaşık 230 baraj bulunuyor. Türkiye suyunun yüzde 15’i içme ve kullanmada, yüzde 75’i tarımsal sulamada, yüzde 10’u ise sanayide tüketiliyor. Bugün Türkiye’de toplam nüfusun yüzde 68’ine kanalizasyon şebekesi hizmeti veriliyor. Toplam nüfusun sadece yüzde 34’ü atıksu arıtma tesisinden yararlanıyor. Yüzde 34 oranı, yüzde 64 olan OECD ülkeleri ortalamasının altında seyrediyor. Türkiye’de su kaçağı ve kayıplarının oranı ortalama yüzde 30–40’ı buluyor. Bu oran ile Türkiye, Avrupa ülkelerinin çok gerisinde seyrediyor. Türkiye‘de de susuzluk ve kuraklık tehlikesini yanı başında hisseden siyasiler şimdi soruna bir çözüm bulma yarışında. Önerilen çözümlerden biri de özelleştirme... Hükümet yetkilileri, bu su sıkıntısı sürecinde suyun özelleşebileceğinin sinyallerini vermeye başladı. Hükümetin planı, kapıya dayanan su krizini çözmek için akarsu ve göletleri ‘yap-işlet-devret’ modeliyle özel sektöre açmak. Burada bahsedilen özelleştirme tipi, ‘kamu-özel sektör ortaklığı’ diye adlandırılan kısmi özelleştirme. Yani suyun kamusal mülkiyeti saklı kalmak koşuluyla hizmetin sağlanması ve dağıtılmasında özel sektörün rol alması öneriliyor. Özelleştirmeyi savunanlara göre, su hizmetinin yaygınlaştırılması için hükümetlerin gerekli sermayeleri yetersiz kalıyor ve bu boşluğun şirketler tarafından doldurulması gerek. Yani diğer kamu alanlarında olduğu gibi devlet, hantal yapılanma, kaynaksızlık ve yolsuzluk gibi nedenlerle su işini beceremiyor. İşte bu noktada şu soru akla geliyor: Özelleştirme, kalite ve verimlilik açısından su dağıtımında yarar sağlar mı?
Suyun satılık bir mal olması artık dünyanın birçok yerinde kabul edilebilir bir durum. Türkiye‘de yıllardır içme suyunun damacanalarda satılıyor olması, çok kişi için üzerine düşünmeye değecek bir öneme bile sahip değil. Ancak gelişmişliğin ve medeniyetin kaynağı kabul edilen suyun maddi bir karşılığı olması hayatı sandığımızdan daha fazla etkileyecek olabilir. Hindistan’ın Yeni Delhi kenti, su özelleştirmesi kavramıyla 2000’li yılların başında tanıştı. Özelleştirmenin ardından kentte su tarifesi 78 kat arttı. Öyle ki, su faturalarında yazan rakamlar, nüfusun büyük bir bölümünün aylık gelirinin üçte birine denk gelir oldu. Böyle bir durumda geriye yapılacak iki şey kalıyor: Ya daha düşük bir bedel ödeyebilmek için eskiye oranla çok daha az su kullanmak ya da diğer yaşamsal harcamalarda bir kısıntıya gitmek.
2030’da Türkiye su fakiri olacak
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası hazırladığı Su Raporu’nda, Türkiye’de su politikalarına ve suyun özelleştirme sürecini de içine alan ‘küresel oyuna’ dikkat çekti. ‘Su ihtiyaç değil hayatın devamı için vazgeçilmez ve temel bir insan hakkıdır, metalaştırılamaz’ Türkiye’de suyun özelleştirilmesinde ‘Kamu-özel sektör işbirliği ile bir geçiş dönemi yaşanacağının belirtildiği raporda, bu yöntemle kamunun sorumluluğu özel sektörle paylaşacağına dikkat çekilerek, karın ise özel sektöre gideceği iddia edildi. Dünya Su Forumu’nun İstanbul’da toplanmasının tesadüfî olmadığının ileri sürüldüğü raporda, Dünya Su Forumu’nun toplandığı ülkelerin özelleştirme kıskacına alınan ülkeler olduğu altı çizildi. Ayrıca Türkiye’nin suyunun peşkeş çekilmek istendiği iddia edildi. Suyun ticarileştirilmesi, tatlı su kaynaklarının azalması, küresel ısınma vb. gerekçe gösterilerek meşrulaştırılmaya çalışıldığına değinilen raporda, Türkiye’de kişi başına düşen yıllık teknik ve ekonomik olarak kullanılabilir su miktarı bin 430 metreküp olduğu vurgulanarak şu bilgilere yer verildi: ‘Bu rakamın anlamı şudur: Türkiye ‘su stresi’ çeken ülke durumundadır. Ayrıca 112 milyar metreküplük su potansiyelinin yüzde 36’sına denk düşen 40 milyarlık bölümü değerlendirilebilmektedir. Geri kalan kısmı boşa akmaktadır. 2030 yılında nüfusun 100 milyona ulaşacağı, su kaynaklarının yüzde 100 verimle kullanılacağı düşünülse bile, bu miktarın bin metreküpe düşeceği ve Türkiye’nin de su fakiri ülkeler arasına gireceği bilinmelidir’ denildi.









Genç yıldız evlilik planları yaptığı Sinem Kobal'ın İngiltere'de
yaşamak istemesi, Liverpool un da diretmesiyle ayrılık kararı aldı.
Çocuklarının, internette güvenle gezmesini isteyen anne babalar; Google size kulak verdi
Google, güvenli arama özellikleri arttırıyor
Acıbadem Bursa Hastanesi Sanat Galerisi, Engin Güneysu'nun '200 Evler'
isimli fotoğraf sergisini ağırlıyor. Samsun'daki Romanların hayatlarını
konu alan seren sergi, Karadeniz bölgesindeki en geniş kapsamlı
sosyo-belgesel fotoğraf projesi olma özelliğini taşıyor. 